Altın Başlı Balık ve Prens Masalı

Altın Başlı Balık ve Prens Masalı

Bir zamanlar Mısır’da bir hastalıktan dolayı gözlerini kaybeden bir kral yaşardı. Ülkedeki en iyi doktorlar bile onu iyileştiremedi. Zavallı adam gözlerini kaybetmenin verdiği üzüntüyle o kadar zayıfladı ki herkes gibi onun tek varisi olan oğlu da, onun öleceğini düşündü.

Adamın biri Nil nehrinin aşağısından bir tekneyle geldiğinde, oradaki insanların çok üzgün olduğunu görüp nedenini sordu. Krallarının gözlerinin kör olmasının kendilerini de çok üzmüş olduğunu söylediler. Bu adam uzak bir ülkenin padişahının doktoru olduğunu söylediğinde oradaki halk çok sevindi.  Bu haber hemen saraya yetiştirildi ve görevliler gelip bu doktoru saraya götürdüler.

Adam, kralın gözlerini dikkatli bir şekilde inceledikten sonra;

“Büyük Deniz’de bir yerlerde Altın başlı bir Balık var. Eğer bu balığı yakalamayı başarırsanız, onu bana getirin, ben de balığın kanından senin görmeni sağlayacak bir merhem hazırlarım,” dedi. “Yüz gün burada sizin için bekleyeceğim, ama bu sürenin sonunda balık hala yakalanmamışsa, kendi padişahımın yanına dönmeliyim,” diye ekledi.

Ertesi sabah genç prens, her biri bir ağ taşıyan yüz adam alarak balığı aramak için yola çıktı. Oldukça büyük bir gemi filosu onları bekliyordu ve bunlarla Büyük Deniz’in ortasına doğru yola çıktılar. Üç ay boyunca gün doğumundan gün batımına kadar gayretle çalıştılar, ancak çok sayıda balık yakalamalarına rağmen hiçbirinin altın bir kafası yoktu.

Prens:

“Artık yakalasak da pek işe yaramaz,” dedi. “Onu bu akşam bulsak bile, yüzüncü gün bir saat içinde sona erecek ve biz Mısır’ın başkentine varamadan, doktor eve dönüş yolunda olacak. Yine de tekrar dışarı çıkacağım ve bir kez daha ağı kendim atacağım.” Ve öylede yaptı. Tam yüz gün dolduğunda, ağlarına dolanmış Altın Başlı Balık ile ağı çekti.

Prens balığı görünce:

“Artık çok geç,” diye mırıldandı. ‘ama yine de, balığı suyla dolu kaba koyun ve elimizden geleni yaptığımızı babama göstermek için onu da götüreceğiz.”

Ama balığa yaklaştığında balık ona öyle acınası gözlerle baktı ki onu ölüme mahkûm etmeye bir türlü cesaret edemedi ve balığı tekrar suya geri bıraktı.

Saraya vardığında babasını ateşler içinde buldu ve ona olup biteni anlattı. Kral anlatılanlara inanmak istemedi ve:

“Bunu başınla ödeyeceksin!’ diye bağırıp vezirlere celladı hemen saraya çağırmalarını emretti.

Ama elbette, biri hemen kraliçeye koştu ve ona kralın emrini söyledi. Annesi prensin ceplerini altınla doldurdu ve onu o gece uzak bir adaya gidecek bir gemiye aceleyle bindirdi ve:

“Baban bir gün pişman olacak ve sonra senin hayatta olduğunu öğrendiğine Allah’a şükredecek” dedi. “Ama sana son bir öğüt vereceğim, o da her ay kendisine ödeme yapmanı isteyen hiçbir kimseyi hizmetine almamak.”

Genç prens bu tavsiyeyi oldukça tuhaf buldu. Hizmetçiye herhangi bir şekilde ödeme yapılması gerekiyorsa, yıl ya da ay olmasının ne fark yaratacağını anlamadı. Bununla birlikte, annesinin kendisinden daha akıllı olduğunu birçok kez görmüştü, bu yüzden annesine söz verdi.

Birkaç haftalık bir yolculuktan sonra annesinin bahsettiği adaya vardı. Tepeler, ormanlar ve çiçeklerle doluydu ve bahçelerde her yerde güzel beyaz evler vardı.

“Yaşamak için ne güzel bir yer,” diye düşündü prens. Ve evlerin en güzellerinden birini satın aldı.

Sonra hizmetçiler iş başvurusuna geldiler ama hepsi her ayın sonunda maaş almak istediklerini söylediler. Nihayet bir sabah bir Arap belirdi ve prensin kendisini işe almasını istedi.

“Peki ne kadar ücret istiyorsunuz?” diye sordu prens.

“Para istemiyorum” diye yanıtladı Arap; “Bir yılın sonunda hizmetlerimin sizin için ne kadar değerli olduğunu görebilir ve ona göre ödeme yapabilirsiniz.” Prens bu cevabı duyduğuna çok memnun oldu.

Adanın bu tarafı çok güzelmiş ama diğer tarafında ise denizden çıkan ve bulduğu her şeyi yiyen bir canavar yaşıyormuş. Bu yüzden adanın diğer tarafı tam anlamıyla bir çöle dönmüştü.

Adanın yöneticisi olan vali, bu canavara karşı çaresizdi ve bu canavarı öldürebilen kişiye her istediğini vereceğine dair adanın her tarafına tellallar gönderdi.

Arap hizmetçi bu haberi duyar duymaz doğruca valinin sarayına gitti.

“Hizmet ettiğim efendim canavarı öldürmeyi başarırsa, ona ne ödül vereceksiniz?” diye sordu.

Vali: “Kızım dışında ne isterse” diye yanıtladı. Ama Arap başını salladı.

“Kızını ona ver ve böylece servetini koru. Ama bu günden sonrada ne kazanırsan da onunla paylaş,” dedi.

Vali, ‘Tamam’ deyip, Arap hizmetçinin isteği doğrultusunda yazılı bir anlaşmaya da imza attı.

O gece Arap hizmetli canavarı görebilmek için deniz kıyısına gitti. Ama yola çıkmadan önce vücuduna güreşçiler gibi yağ sürdü. Sonra büyük bir kayanın arkasına saklandı ve bekledi. Bir vakit sonra denizden kısmen kuş, kısmen yılan ve kısmen canavar olan bir yaratık çıkıverdi. Canavar hizmetçinin saklandığı kayanın üstüne gelip sağa sola bakınmaya başladı. Hizmetçi, belindeki hançeri çıkarıp sessizce canavara yaklaşıp, kulağının arkasından hançerini saplayıverdi. Bunun üzerine canavar sendeledi ve yüksek bir çığlık attı. Sonrasında ise kayadan düşüp öldü.

Arap hizmetli canavarın kulaklarını kesip, efendisine götürdü ve bunları valiye götürmesini ve canavarı kendisinin öldürdüğünü söylemesini istedi.

“Ama onu ben değil sen öldürdün,” diye karşı çıktı prens.

“Boş ver; sana söylediğim gibi yap. Bunun için bir nedenim var,” diye yanıtladı Arap. Prens her ne kadar içine sinmese de ‘tamam’ dedi.

Vali bu habere o kadar sevindi ki, prense kızıyla aynı gün evlenmesi için yalvardı. Ama prens, tek isteğinin onu dünyayı görmeye götürecek bir gemi olduğunu söyleyerek reddetti. Tabii ki de prensin istediği bir gemi ona hemen verildi. O ve sadık hizmetçisi gemiye bindiklerinde, gemide elmas ve değerli taşlarla dolu bir depo buldular. Vali, minnettarlığını göstermek adına o hazineyi gizlice gemiye koydurmuş.

Böylece uzaklara yelken açtılar ve aylar sonra büyük bir krallığın kıyılarına ulaştılar. Şehzadeyi gemide bırakan Arap, nasıl bir yer olduğunu öğrenmek için şehre girdi. Birkaç saat sonra geri döndü ve kralın kızının dünyanın en güzel prensesi olduğunu duyduğunu ve prensin onu babasından istemesinin iyi olacağını söyledi.

Prens bu tavsiyeyi dinledi ve hazinesinden en güzel kolyelerden bazılarını bir kutuya koyarak, Arap’ın kendisi için satın aldığı muhteşem bir ata bindi ve saraya gitti.

Kralın keyfi yerindeydi ve hemen onun huzuruna kabul edildi. Tahtın basamaklarına getirdiği hediye kutusunu bıraktı ve kızıyla evlenmek istediğini söyledi.

Kral sessizce dinledi ve:

“Genç adam, eğer gerçekten istiyorsan sana kızımı veririm. Ama benim kızım bugüne kadar yüz evlilik yaptı ama evlendiği erkeklerin hiç biri oniki saatten fazla yaşayamadı. İstersen gene bir düşün,” demiş.

Prens düşündü ve o kadar korktu ki neredeyse hiçbir şey söylemeden gemisine geri dönecekti. Ama tam teklifini geri çekmek üzereyken Arap fısıldadı:

“Hiçbir şeyden korkmayın ve onunla evlenin.”

Böylece prens, ne olursa olsun prensesle evlenmek istediğini krala bildirdi.

“Nasıl istersen,” diye yanıtladı kral. “Öyleyse bu gece sizin düğününüzü yapalım.”

Ve böylece düğün yapıldı ve düğünden sonra gelin ve damat kendi başlarına yemek yemek için kendi odalarına çekildiler, çünkü ülkenin adeti buydu. Ay parıldıyordu. Prens, nehre ve uzaktaki tepelere bakmak için pencereye doğru yürüdü, bakışları aniden bir kanepenin üzerine düzgünce yerleştirilmiş ipek bir kefene takıldı. Korkuya kapılan prens başını çevirdiğinde, pencerenin altında harıl harıl çalışan bir grup adam gördü. Dikkatli baktığında bir şey kazdıklarını gördü. Dikkatle bakınca kazdıkları yerin bir mezar olduğunu anladı.

Korkudan dona kalmıştı. O anda masada oturan prensesin ağzından küçük siyah bir yılan fırladı ve hızla ona doğru kıvrıldı. Prens korkudan bağırdı. Arap, böyle bir şeyin olacağını sezdiğinden kapının arkasında bekliyordu. Prensin bağırmasıyla bir çırpıda içeri girip, hançeriyle o yılanı öldürüverdi.

Kral, ertesi sabah erkenden yeni damadını ziyaret etmek için can attığında gözlerine inanamadı.

“Sen?” diye bağırdı kral.

“Evet, ben. Neden şaşırdınız?” diye sordu prens. Olup biteni bilmiyormuş gibi davranan kral:

“Seni gördüğüme sevindim. Gecen nasıldı?” diye sordu.

Prens:

“Senin adamların gece harıl harıl çalışıp beni çok rahatsız ettiler, sabah kalkıp bakınca bir çukur kazmışlar. Umarım o çukuru biran önce doldururlar,” diye cevap verdi.

“Elbette! Hemen o çukuru doldurmaları için emir veriyorum!” diye kekeledi kral. “Başka bir isteğin var mı?”

Prens eğilip geri çekilirken, “Hayır, teşekkürler,” diye yanıtladı.

Arap hizmetçinin öldürdüğü siyah yılan sonrasında prensesin üzerindeki büyü kalkmış ve kocasıyla mutlu bir yaşam sürüyordu. Gündüzleri nehir kenarında sarayın bahçesinde vakit geçiriyorlardı. Geceleri ise prens kendi ülkesinden bahsediyordu.

Bir akşam, yüzü güneşten yanmış, tuhaf bir giysi içinde bir adam saraya geldi. Prensi görmek istediğini, babasının öldüğünü ve kendisinin Mısır’a gelip hükümdar olmasını istedi.

“Prensim, gecikmeden yola çıkmanız için yalvarıyorum. Krallık kargaşa içinde. Anneniz sizin derhal gelmenizi istiyor,” dedi.

Bunları duyan Kral, damadının bir hükümdar olmasından oldukça memnun oldu ve derhal bir gemi hazırlattı. Prens ve eşi gemiyle kendi ülkelerine gittiler. Prensin annesi oğlunu gördüğüne çok mutlu oldu. Gelinine de çok güzel hediyeler verdi.

Eski kralın ölümünden sonra halk, prensi hükümdarları olarak görmekten çok mutlu oldular. Çünkü yeni krallarının çok iyi kalpli bir insan olduğunu biliyorlardı.  Yeni kral, halkının bu sevgisi karşısında çok mutluydu. Ama bu mutluluğu Arap hizmetçinin gitmek istemesiyle yerini şaşkınlığa bıraktı.

Kral: “Gerçekten beni bırakıp gitmek istiyor musun?” diye sordu.

Hizmetçi başını önüne eğerek:

“Hayır, efendim; senden ayrılmayı asla isteyemezdim! Ama bana bir çağrı geldi ve o çağrıya karşı gelmeye cesaret edemiyorum.”

Kral, sadık hizmetkârını kaybetme düşüncesiyle hissettiği kederi bastırmaya çalışarak:

“Evet, seni tutmaya çalışmamalıyım,” diye bocaladı. “Bu benim için yaptığın her şeyin kötü bir karşılığı olur! Sahip olduğum her şey senin. İstediğini al, çünkü sen olmasaydın çoktan ölmüş olurdum!’

“Ve sen olmasaydın, çoktan ölmüş olurdum,” diye yanıtladı Arap. “Ben Altın Başlı Balık’ım.”

Altın Başlı Balık ve Prens Masalı da burada bitmiş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.